Özal’ın Düşüncesi
Onun en
büyük hedefi ve rüyası, Türkiye'yi 2000'li yılların başında
dünyanın kalkınmış ilk on ülkesi arasına sokmaktı.
"İçeride
iktisaden güçlü ve müreffeh, dışarıda ise itibarlı, sözü geçer
bir Türkiye...
Köyleri
ışıl ışıl, şehirleri tertemiz, sanayi ve tarımda ileri,
insanları mutlu bir Türkiye...
On yılda
erişeceğimiz seviye, Türk asrıdır.
Başlattığım
reformların sürdürülmesi halinde, on yıl sonrasının
Türkiye'sinin ekonomik göstergelerini tahayyül etmek bile mümkün
değildir."
Bunları
söylediğinde, onun hayal gördüğünü iddia ederek dudak bükenler,
aradan fazla bir zaman geçmeden, ne kadar yanıldıklarını anlar
ve toplumun ortak ülküsü haline gelen büyük hedeflere doğru
koşanlara katılmaktan başka çare olmadığını kabul ederler.
Turgut Özal,
2000'li yılların kalkınmış Türkiye'sinin sosyoekonomik
altyapısını ve kurumlarını oluşturmak için, 1984 yılından
itibaren para, döviz ve sermaye piyasalarında yeni kurumların
devreye sokulmasına ve para politikasının daha etkin şekilde
uygulanabilmesi amacıyla yeni araçların geliştirilmesine ağırlık
verir.
1986
yılında gerek para gerekse sermaye piyasası alanında önemli
kurumsal gelişmeler sağlanır.
Yeni bir
yapıya kavuşturulan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, hisse
senedi piyasasının yaygınlaşması açısından önemli bir kurumsal
gelişme olarak görülür. Borsanın faaliyete geçmesiyle birlikte
hisse senedi yatırımcılarının piyasaya olan güveni artar.
Sermaye
piyasasının hukuki ve kurumsal çerçevesinin oluşturulmasının
ardından, özel ve kamu kesiminin ihtiyaç duyduğu fonların
teminine yönelik yeni araçlarla ilgili düzenlemeler yapılır.
Katılma intifa Senetleri, Kâr-Zarar Ortaklığı Belgesi, Finansman
Bonosu, Banka Garantili Bono uygulaması yanında, Kamu Ortaklığı
Fonu tarafından ihraç edilen Gelir Ortaklığı Senetleri yeni
araçlar olarak sermaye piyasasında yerini alır.
Özal'ın en
büyük başarılarından biri de, elektrik enerjisi üretiminde artış
sağlayarak, kısıtlamalara ve dışalıma son vermesidir.
Elektrik
enerjisi üretiminde sağlanan gelişmeler paralelinde, köy
elektrifikasyonu çalışmalarına da hız verilir. Tüm köylerin
elektriklendirilmesi sağlanır.
Özal'ın çok
önem verdiği sektörlerden biri de turizmdir. 1983'ten itibaren
turizm teşvikleri genişletilir, tesis ve yatak
Sayısı
artırılır. Modern turizm anlayışı getirilir ve buna uygun
yatırımlar gerçekleştirilir. İzlenen kambiyo rejimi ve diğer
politikalar sonucu, turizm gelirleri sürekli artar. 1989'da 2,5,
1990'da 3,9 milyar dolara yükselir.
Turgut Özal,
telekomünikasyon alanında Türkiye'yi gelişmiş ülkeler düzeyine
getirme başarısını da gösterir. 1984 yılından itibaren
elektronik mektup, teleteks, telefon, görüntülü telefon, umumi
telefon, kablosuz telefon, devre ve paket anahtarlamalı veri
santrali, araç telefonu, çağrı sistemi, video konferans sistemi,
multy-access radyo-link sistemi ve telsiz sistemi hizmete girer.
Bu yeni sistemlerin yaygınlaştırılması ve kapasitelerinin
artırılması sağlanır. 1988 yılında, tele bilgi olarak
adlandırılan videoteks sistemi de hizmete sokulur. Böylece
çağdaş telematik ve informatik hizmetler yönünden Türkiye'nin
hiçbir eksiği kalmaz.
Ayrıca, en
ücra köylerde bile otomatik telefon sayesinde dünyanın her
yeriyle haberleşme imkânı sağlanır. Köylerin telefona
kavuşturulmasına büyük hız verilir. Türkiye'de telefonu bulunan
köy sayısı 1975 yılında 3.427 iken 1989'da 37.664'e çıkar.
Özal,
sosyal ve idari yapı ile ilgili köklü reformlar da yapar.
Eğitimden sağlığa, bürokrasiden spora, aileden sosyal hizmetlere,
işçiye, esnaf ve sanatkâra götürülen hizmetlere kadar her alanı
kapsayan reformlarla, Türkiye'nin sosyal ve idari yapısını büyük
ölçüde değiştirir, çağdaşlaştırır.
Yeniden
düzenleme çalışmalarıyla, etkin ve verimli bir idarenin
kurulması amaçlanır. İdareyi uğraştıran, vatandaşı ise bıktıran
işlemler en aza indirilir.
İdari usul
ve işlemlerde yapılan yeni düzenlemelerle, fertlerin devletle
olan ilişkilerinde, doğumdan başlayarak evlenme, ölüm, trafik,
ehliyet, pasaport, plaka, tapu ve vergi konularında karşılaştığı
güçlükler azaltılır, bu sayede kamu hizmetlerinin süratli,
düzenli, etkin, verimli ve ekonomik şekilde yürütülmesi sağlanır.
Turgut Özal,
6 Kasım 1983 genel seçimlerinde Anavatan Partisi'ni iktidara
getirip Başbakan olduktan sonra, ikinci seçim sınavını 25 Mart
1984'te verecektir. Ancak bu seçimden önce, reform niteliğinde
bir düzenleme yaparak, Türkiye'de ilk kez "Büyükşehir
Belediyeciliği" ni başlatmaya karar verir. Özal'ın bu atılımı,
belediye hizmetlerinde etkinliği ve verimi artıracak,
kaynakların daha rasyonel kullanılmasını ve altyapı
seferberliğinin başlatılmasını sağlayacaktır.
Yerel seçim
kararının büyük bir hızla Meclis'ten geçmesinden sonra, "Sayın
Başbakan, mahalli seçimlerle ilgili kanun teklifi Meclis'ten
rüzgâr gibi geçti" diyen gazeteci Yavuz Donat'a "Ne rüzgârı
fırtına fırtına diyecektir”.
25 Mart
1984 gece yarısına doğru seçim sonuçlan belli olmaya başlar.
ANAP yüzde
41,5 oy oranıyla 54 il ve 328 ilçe belediye başkanlığını
kazanmıştır.
Anavatan
Partisi, Özal'ın usta elleriyle şekillenmiş ilginç bir siyasi
mozaikti. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, siyasi görüşler
arasındaki keskin ayrılığı törpüleyen, insanları bir kavşak
noktasında buluşturarak uzlaştıran Özal, tabanda dört ayrı
eğilimin birleşmesine karşılık, tavanda yeni parti üst
yönetiminde farklı eğilimlerin gizli veya açık şekilde
sürdürdükleri hakimiyet kavgasını görüyor ve buna çok
üzülüyordu. Bu kavganın sonuçta kendisine, partiye ve ülkeye
zararı dokunacaktı.
ANAP'a oy
veren farklı eğilimdeki seçmen sağduyusu, partiyi yöneten
kadroda maalesef yoktu. Çekişme daha çok Hareketçilerle
Muhafazakârlar arasında yoğunlaşıyordu. Muhafazakârların başında
Mehmet Keçeciler, Hareketçilerin başında Mustafa Taşar - Halil
Şıvgın - Veysel Atasoy üçlüsü vardı. Başlarında Haydar Özalp'in
bulunduğu eski Adalet Partililer ise en ılımlı grubu
oluşturuyordu.
İşte,
Anavatan Partisi
Bu
şartlarda ve böyle bir görüntü içinde ilk büyük kongresini
yapacaktır. ANAP birinci büyük kongresi 13 Nisan 1985 günü
Ankara'da Atatürk Spor Salonu'nda toplanır. Özal kongre salonuna
girdiğinde herkes ayağa kalkar. "En büyük Özal, başka büyük yok"
diye bağırırlar. O, partinin tek ve tartışmasız lideridir.
Yapılan seçimlerde, Özal, oybirliğiyle genel başkan seçilir.
Özal'ın ağırlığı ve parti içi dengeleri gözeterek hazırladığı
liste sayesinde, henüz partileşme aşamasında olan ANAP, ilk
büyük kongreyi kazasız belasız atlatır.
Gazeteci
Yavuz Donat'a 1987 yılında gönderdiği bir mektup, Türkiye'nin
nereden nereye geldiğinin ve o güne kadar yapılanların
anlatılması bakımından önem taşır.
"Yavuzcuğum,
Yazdığın
yazıları ne kadar dikkatle okuduğumu bilirsin, 16 Mayıs
Cumartesi günkü yazında verdiğin rakamları dikkatle okudum.
İşçi ve
memurun Avrupa ülkelerinde ödedikleri vergileri yazmışsın. Bizim
zaten 1981'den beri yaptığımız en önemli işlerden biri de
ücretlinin vergisini devamlı olarak düşürmekti. 1980'de asgari
ücretli bile yüzde 50'ye yakın vergi ödüyordu.
Bugün
faturaya vergi iadesiyle beraber asgari ücretli bazen hiç vergi
vermiyor, Doğu illerinde de üste para alabiliyor. İnsaf edelim,
ücretlinin vergisi geçmişte hiç bu kadar düştü mü?
Ücretlinin
vergisini bizim kadar düşüren başka kim var? Ücretlinin, hatta
asgari ücretlinin vergisinin en yüksek olduğu ülke 7-8 sene önce
Türkiye idi.
Yazında
bahsettiğin 'karnını zor doyuran öğretmen' 1980 senesine kadar
yüzde 50'lerin üzerinde vergi ödüyordu.
İşin en
acıklı noktası ne biliyor musun?
Her gün
geçim derdi şikâyetleri duyduğunu yazıyorsun.
Biliyorsun
1980 ve 1981'de 'ödeyemediğimiz' birikmiş borçlarımızı
erteledim.
Bu borçlar
1980 öncesi alınmış ve 'hesapsız kitapsız' kullanıldıkları için
Türkiye, Avrupa'nın en hasta adamı olmuştu.
Bu yıl 5
milyar dolar borç ödüyoruz. Bunun 4 milyar doları (3.2 trilyonu)
1980 öncesi borçların bize hatırası.
Aile başına
her yıl dışarıya takriben 400 bin lira borç ödüyoruz.
Bu borçları
ödemeseydik, her aileye 400 bin lira daha para vermek mümkün
olacaktı.
Bu borçları
alıp ödemeyenler, acaba ne diyorlar?
Bugün
Türkiye önemli işler başarıyorsa, bu borç yüküne rağmen
başarıyor.
Türkiye'nin
sırtına bu borç küfesini vuranlar, kahraman gibi geziyor. Hiçbir
sorumluluk kabul etmiyorlar.
Vatandaşın
sıkıntı çektiğini iddia edebiliyorlar.
Bugün
Türkiye, bu 5 milyar doları (4 trilyonu) dışarı ödemese, bu para
ile ne kadar iş yapılır onu düşün.
Kaç tane
fabrika, kaç baraj, kaç okul, kaç hastane yapılırdı bu parayla?
Çiftçiye,
işçiye, memura, esnafa, emekliye ne kadar daha fazla para
ödenirdi? Düşün bir defa daha.
Her aileden
400 bin lira kesip dış borç ödüyoruz.
Bu borçları
alanlar, borçları zamanında ödemediği için yükünü, cefasını
benim vatandaşım ödüyor.
Biliyorsun,
iflasla karşılaşan Türkiye'nin borçlarını ertelemek için kapı
kapı dolaşmak mecburiyetinde kaldım.
Ama insaf
etmek lazım.
Bu borçları
vatandaşın sırtına yıkanların, vatandaşın 'gerçek dostu'
olduklarını iddia etmeleri insafa sığar mı?
Evet, biraz
acı konuştum.
Ama
vatandaşımın gerçeği bilmeye de hakkı var.
Ben de
dışarıdan borç alıp, çiftçiye, işçiye, memura, esnafa, emekliye
bol keseden dağıtmasını bilirim.
Ama yazık
değil mi gelecek nesillere?
Aldığımız
her kuruşun tekrar 70 sente muhtaç olmamamız için, ciddi
yatırımlara harcanma ihtiyacı vardır.
Ben de
dışarıdan aldığım kredileri, bol keseden dağıtıp iki sene bu
memlekete cennet havası yaşatırım. Borçları ödemek vakti geldiği
zaman ortadan kaybolur, iki üç sene sonra tekrar onaya çıkarım.
Biz de
dışarıdan borçlanıyoruz. Çünkü Türkiye'nin önemli kalkınma
projeleri için paraya ihtiyacı var.
Ama biz o
borçları hem akıllıca kullanıyoruz, hem de o borçları ödemek
için ihracatımızı ve diğer döviz gelirlerimizi artırıyoruz.
Biz
borçlanırken, bu borcu nasıl ödeyeceğimizin de hesabını kitabını
dikkatli yapıyoruz.
Biz
aldığımız borçları, kimseye devretmek niyetinde de değiliz.
İhracatımız
ve turizmimiz bu tempo ile artarken, biz borç ödemede hiçbir
zaman sıkıntı çekmeyiz. Üstelik aldığımız paraları da verimli
projelere harcıyoruz.
Mesele
şudur
Türkiye'de
akıllı, hesap kitap bilir, Avrupa tipi bir yönetim mi istiyoruz?
Yoksa Latin
Amerika'daki gibi, birkaç sene bir eli yağda, bir eli balda,
ondan sonra 8-10 sene sefalet içinde bir ülke mi istiyoruz?
Yavuzcuğum,
Çiftçinin
satın alma gücüne gelince:
1980'de
haziran-aralık arası mazotun litresi 26 ile 36 lira arasıdır.
Ortalama 32 lira eder.
* 1980'de
bir litre mazot için 3,1 kilo buğday satmak lâzımdı.
1986'da bir
litre mazot için 2,6 kilo buğday, stopajı düşersek 2.8 kilo
buğday satmak lazım. Yani buğday çiftçisi şimdi daha iyi durumda.
1980'de bir
kilo buğdayla 1,5 kilo (KAN) gübresi alabilen köylü, 1986'da da
aynı gübreyi alabilmektedir. Değişen bir şey yok.
Fındık
üreticisi için de durum aynıdır.
1980'de bir
kilo fındıkla 3,5 litre mazot alınırken;
1986'da 3,5
litre mazot alınıyor.
1980'de bir
kilo fındıkla 15 kilo (KAN) gübre alınırken, 1986'da bu rakam 14
kilo (KAN)'dır.
Pancarda
durum daha enteresandır.
Türkiye
1975'te 107 bin ton şekeri dışarıdan almış. Yani ithal etmiş.
Yine
Türkiye, 1980'de 206 bin ton şekeri ithal etmiş
Yani
Türkiye'nin şekeri kendisine yetmemiş. Üretim yetersiz.
Bir de 1984
ve 1985'e bakalım : Toplam 794 bin ton şeker ihraç etmişiz,.
Yani üretim artmış. Fazlasını dışarıya ihraç etmişiz.
Bu sene 380
bin hektarda pancar ekiliyor. Bu, Türkiye rekorudur.
Bir ton
pancara karşı alınabilen mazot 86 litreden 79 litreye düşmüş
görünüyor. Ama üretim arttığı için çiftçi zaten daha fazla
kazanıyor. Aynı şekilde bir ton pancarla 1980'de 137 kilo DAP
gübresi alan çiftçi, 1986'da 133 kilo alıyor. Ama üretim
arttığından dolayı, geliri arttığı için çiftçi avantajlı durumda.
Hele kaliteli tohum kullanıp üretimini 2-3 misli artıran çiftçi
çok daha kârlı durumda.
Onun için
hesapları yaparken her hususu hesaba katmak gerek. Eskiden ne
üretiyordu? Şimdi ne üretiyor?
Yavuzcuğum,
Esasında
çok daha önemli bir nokta var.
Çiftçinin
buğdayına, pancarına, pamuğuna, fındığına, tütününe, çayına onun
oyunu almak ve gözünü boyamak için 5-10 lira fazla vermesini ben
de bilirim.
Ama bu
mudur köylünün dostu olmak?
Sen köylüye
birkaç lira fazla fiyat ver. Ama o köye giden hizmetler aksasın.
Yolu, suyu, elektriği, telefonu, kaliteli evi olmayan köylüye
birkaç lira fazla vermişsin neye yarar?
O köylü
hastalanınca doktoru telefonla arayamıyorsa, şehre gitmek için
katır kullanıyorsa, içtiği kuyu suyu mikropluysa, geceleri
karanlıkta oturuyorsa, mahsulüne verdiğin birkaç lira fazlanın
ne önemi var? O parayı bir hafta sonra gidip tüccara
kaptıracaktır.
Türkiye'de
1980 ile 1986'yı karşılaştırırken insaflı olmak lazım.
Biz
köylerimizi Almanya'nın, Avrupa'nın köyleri gibi gelişmiş yapmak
için ter döküyoruz.
Biz de
biliriz köylünün ağzına bal çalmayı.
Ama
köylümüzün ağzına bal çala çala, köylerimizin düştüğü hali sen
de görüyorsun.
1980'de kaç
köyümüz Avrupa köyleri ayarındaydı? Biz paramızı çarçur etmeyi
günah sayıyoruz Paramızla köylerimize hizmet götürüyoruz.
Çiftçinin,
köylünün sadece oyunu almak için biz de mahsulüne birkaç lira
fazla verebiliriz.
Ama yazık
değil mi köylümüze?
Köylümüzün,
Avrupa köyleri gibi modem köylerde oturma hakkı hiç olmayacak mı?
1980'de
sadece 18.345 köyümüzün elektriği vardı. Bugün hemen hemen bütün
köylerimizin elektriği var.
1980'de
sadece 11 köyde otomatik telefon vardı. Bugün 10 binden fazla
köyde otomatik telefon, 26 binden fazla köyde telefon var. İçme
suyu, köy yolu, sağlık ocağı ve okul durumu da her geçen gün
biraz daha iyiye gidiyor.
Önümüzdeki
yıllarda konut yapma seferberliğini daha büyük ölçüde köylere
taşıyacağız.
Çiftçimiz,
Avrupa çiftçisi gibi daha kaliteli evlerde oturabilecek.
Onun için
karşılaştırma yaparken, köylünün menfaatini de hesaba katmak
gerek. Köylüye oyunu almak için birkaç kuruş fazla ver, ama köye
hizmet götürme. Bu bizim politikamız değil. Biz, köylünün gerçek
dostu olduğumuzu iddia ediyoruz.
Köylüyü
elektriksiz, susuz, yolsuz, telefonsuz, okulsuz, sağlık ocaksız
yaşatanlar, nasıl kalkıp da köylü dostu olduklarını iddia
edebiliyorlar, şaşırıyorum.
Yavuzcuğum,
Evet,
itiraf ediyorum. Biz bol keseden ulufe dağıtmıyoruz. Ama
Türkiye'nin böyle yapa yapa nereye geldiğini gördük.
Eğer
Avrupa'ya yetişmek istiyorsak, başka çaremiz var mı ? 1980
yılında Türkiye, Avrupa'nın en az gelişmiş ülkesiydi. 2000
yılına kadar, ara vermeden çok sıkı çalışmamız gerek.
İşimiz
kolay demiyorum. İşimiz zor. Bunu millete anlatmak
mecburiyetindeyiz.
Elimize
geçen kaynakları çok akıllıca kullanmak mecburiyeti var.
Eğer
Avrupalı olmak istiyorsak, Avrupalı ile başa baş rekabet etmek
istiyorsak, daha çok çalışmamız gerekiyor.
Bir kez
daha kalbi yorgunluktan tehlike sinyalleri vermeye başlamıştı.
Durum ciddiydi Onca seven, onca yorulan, onca hızlı çarpan kalp,
sonunda yorulmaz mıydı? ANAP'ı kurmadan önce verdiği kiloları
geri alması da kalbini zorluyordu.
Turgut Özal,
Başbakan ve ANAP Genel Başkanı iken, 1987 yılının şubat ayı
başında Amerika'ya gider. By-pass ameliyatı olacaktır. Yanında
eşi Semra Özal, kızı Zeynep, oğulları Ahmet ve Efe de vardır.
Türkiye, Özal'ın sağlık haberleriyle çalkalanır. Onun, "Benim
için dua edin" mesajına uyan Türk halkı, genci ve yaşlısıyla "Aman
Tonton'umuza bir şey olmasın" diye gece gündüz dua eder.
Ziyaretçiler Türkiye'den Houstan'a akın eder, telefon, telgraf
ve faks mesajları yağar. Özal, geçirdiği by-pass ve nekahet
dönemi dolayısıyla tam 33 günü geçirdiği Methodist
Hastanesi'nden 14 mart 1987'de taburcu olur.
27 Mart
1987 Cuma günü başta CNN olmak üzere dünyanın en büyük
televizyonları ve haber ajanslannca yayılan flaş haber tüm
dünyanın gözlerini Ege'ye çevirmesine yol açar, NATO ve AT
ülkelerinin yüreğini ağzına getirir. "Türkiye ile Yunanistan
arasındaki gerginlik her an çatışmaya dönüşmek üzeredir ."
İNSANLARLA YAPILAN GÖRÜŞMELER
ÖZAL’IN DÜŞÜNCE YAPISININ ONUN LİDERLİĞİNDE
ETKİN OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.