Özal'ın İnancı
Özal'ın
Hayalindeki Türkiye:
Methodist Hastanesi'nde hayli uzun süren ameliyat sonrası
nekahet döneminde, bir süredir kafasında oluşmaya başlayan "değişim"
düşüncesinin ana hatlarını şekillendiren Özal, "İkinci Değişim
Programına ilişkin ilk işareti, Türkiye'ye döndükten sonra, 4
Haziran 1992'de İzmir'de toplanan Üçüncü İktisat Kongresi'nde
verecekti
Özal'ın,
"ikinci Değişim Programı"'nın ilk işaretini verdiği Üçüncü İzmir
İktisat Kongresi'ndeki konuşması pek anlaşılamamış ve fazla
yankı uyandırmamıştı. Özal'ın da istediği buydu. Programı aşama
aşama, sindire sindire açıklayacak, böylelikle bütün
platformlarda sürekli ve yoğun şekilde tartışılmasını
sağlayacaktı.
Özal,
"İkinci Değişim Programı"mn asıl ana hatlarını açıkladığı
konuşmayı, 2 Ekim 1992 günü İstanbul Conrad Hil-ton Oteli'nde
düzenlenen İş Dünyası Vakfı toplantısında yaptı. Büyük ilgi
uyandıran o konuşmasında, devletin başındaki bir Cumhurbaşkanı
olarak, mevcut düzenin tamamıyla değişmesi ve devletin tepeden
tırnağa yeniden dizayn edilmesi gerektiğini söylüyordu.
Özal'ın
gerek Üçüncü İzmir İktisat Kongresi'nde ve İş Dünyası Vakfı
toplantısında, gerekse daha sonra çeşitli vesilelerle yaptığı
konuşmalar, "ikinci Cumhuriyet" ve "Yeni Osmanlılık"
teorilerinin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Doç. Dr. Mehmet
Altan, Özal'ın İkinci Değişim Programındaki sistemler
topluluğuyla "ikinci Cumhuriyet"i tarif ettiğini, gazeteci
Cengiz Çandar ise, Özal'ın Osmanlı'ya ve Balkanlar'daki,
Kafkaslardaki, Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'ne gösterdiği
yakın ilginin, bu Türk topluluklarının bir araya gelmesinden
oluşacak yeni imparatorluk idealine dayandığını söylüyordu. Bu
teorinin adı "Neo" veya "Yeni Osmanlılıktı.
Özal'a
göre, Misak-ı Milli sınırlanınız bir süre sonra değişecekti. "Bu
ya lehimize ya da aleyhimize olarak değişecektir. Eğer pasif
durursak aleyhimize değişir. Ne olursa olsun aynı kalmayacağı
ortada. Bunu önceden görebilmek lâzım" diyordu.
Bu,
Özal'ın fetih tutkusu içinde olduğunu mu gösteriyordu?
Hayır.
Özal, coğrafik değil ekonomik yayılmacıydı. Türkiye'nin
uluslararası etkinliğinin artırılmasına çalışıyor, ekonomik
ittifakların Türkiye'yi büyük devlet yapacağına inanıyordu.
Balkanlar'daki, Kafkaslardaki ve Orta Asya'daki Türk
Cumhuriyetleri'ni ekonomik bir ittifaka bağlayacak, böylelikle
Adriyatik'ten Çin Seddi'ne uzanan "Türk Birliği"ni yaratacaktı.
"
Birleşik
Avrupa" gibi "Birleşik Türk Dünyası"...
Özal,
"Cumhurbaşkanlığı kaderimdi" diyordu.
Geriye
baktığı zaman keşke Başbakan olarak kalsaydım diye düşündüğü
olmamıştı.
Peki, Çankaya'da mutlu muydu? Gazeteci Leyla Umar'ı
dinleyelim:Turgut Özal, kalabalık arkadaş gruplarıyla çalışmaya,
onlarla birlikte yaşamaya, gezilerinde arkadaşları tarafından
uğurlanmaya ve karşılanmaya, her zaman aranmaya ve sorulmaya
alışmıştı. Evinde dostlarıyla sabahlara kadar süren sohbetler
yapmaya bayılırdı. Arkadaş ve dost canlısıydı.
DPT ve
Başbakanlık Müsteşarı iken de, Başbakan Yardımcısı iken de,
ANAP'ı kurarken de, arkadaşlarını nerede olursa olsunlar
aramış, bulmuş, hepsine görev vermişti.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra, yıllarca birlikte çalıştığı,
birlikte sevinip birlikte üzüldüğü dostları kendisinden
uzaklaşmaya başlamışlardı. Bunların arasında, Özal ailesinin
içine girmiş, aileden biri gibi olanlar da vardı. Özellikle ANAP
Genel Başkanı ve Başbakan'ken çevresinde pervane olanlar,
gözünün içine bakanlar şimdi yanına bile uğramıyorlardı. Hatta
bu eski dostların içinde Özal'a öyle cephe alanlar vardı ki,
muhalefetten daha insafsız davranıyorlardı. ANAP'ın son
olağanüstü büyük kongresinde Sadi Pehlivanoğlu, Özal'dan
"Rahmetli" diye söz etmişti. Eski dostları Özal'ı daha hayatta
iken öldürmüşlerdi.
Özal gibi
seven ve özleyen bir duygu adamının bu vefasızlıklara, hatta
haksızlıklara üzülmemesine imkân yoktu.
Muhalefet
ise, "Özal'ı Çankaya'dan indireceğiz" diye tutturmuş gidiyordu.
1991 seçimlerinde ANAP iktidarı kaybetmiş, DYP-SHP koalisyon
hükümeti kurulmuştu. Özal'ı Çankaya'dan indiremeyeceklerini
anlayanlar, bu kez onunla sürtüşmeye girmiş, gezileri sırasında
uğurlamaya ve karşılamaya gelmez olmuşlardı.
Özal mümkün
olduğu kadar hükümetle iyi geçinmeye çalışıyor, ama anayasanın
kendisine verdiği yetkileri kullanmaktan da geri durmuyordu.
Muhalefetin istediği gibi "sorumsuz ve yetkisiz Cumhurbaşkanı"
olmamaya kararlıydı.
Özal'la
hükümet arasında en büyük gerginlik kararnameler konusunda
yaşanmıştı. Özal, gönderilen yüzlerce hatta binlerce
kararnamenin çoğunu imzalıyor, bazısını ise ya bekletiyor ya da
geri çeviriyordu. Böyle davranmakta haklıydı. "Ben bazı
kararnamelerin nedenini ve amacını kavramakta güçlük çekiyorum.
Mesela Milli Eğitim Bakanı bir kararname ile neredeyse tüm
teşkilatı değiştiriyor. Gelsin bunu bana anlatsın" diyordu.
Özal-hükümet ilişkileri son zamanlarda düzelmeye başlamıştı.
Gerginlik giderek yerini yumuşamaya bırakıyordu. Özal'ı boykot
edenler artık uğurlama ve karşılama törenlerine geliyor,
davetlerine katılıyorlardı.
Ama bu kez
Özal'la Yılmaz arasındaki köprüler atılmıştı. Hatta Özal'ın, "Süleyman
Bey bize Mesut Bey'den daha yakın" dediği söyleniyordu.
Kısacası,
biri bitiyor diğeri başlıyordu.
Dostlarını
kaybeden, birkaç cephede savaşmak zorunda kalan, vefasızlığa
hatta ihanete uğrayan, onca üzücü olayı bir arada yaşayan Özal,
Çankaya'da mutlu olabilir miydi?
ÖZAL İNANDIĞI
YOLDAN HİÇ AYRILMADI KENDİ DOĞRULARI İÇİN DEVAMLI MÜCADELE ETTİ