Batılılaşma
Özal'ın çok
önem verdiği konulardan biri de, Türkiye-Avrupa Topluluğu
ilişkileriydi.
Özal'ın
direktifi doğrultusunda, AT'a tam üyelik için gerekli hazırlık
ve çalışmalar yapıldıktan sonra, 14 Nisan 1987'de resmen başvuru
yapılır. AT'dan sorumlu Devlet Bakanı Ali Bozer, resmi başvuru
evrakını Avrupa Topluluğu Bakanlar Konseyi'nin Dönem Başkanı
Belçika Dışişleri Bakanı Leo Tindemans'a verir. Bozer, başvuru
mektubunu verdikten sonra, "Bu, Türkiye için son derece görkemli
ve tarihi bir andır. En kısa zamanda olumlu sonuç alacağımızı
umuyorum. Türkiye'nin AT ile kaderini paylaşma kararlılığını
bildirdim" der. AT'a tam üyelik başvurusunun yapılması üzerine
Ankara'da bir basın toplantısı düzenleyen Başbakan Turgut Özal,
"İnce, uzun, yokuşlu bir yoldayız, yolun sonunda hayır vardır"
der.
Özal'ın
öncelikli amacı, rekabete dayalı serbest pazar ekonomisini hâkim
kılarak, bu alanda liberalleşmeyi sağlarken, aynı zamanda
demokratikleşmeyi de gerçekleştirmekti. Ona göre, ekonomide
liberalizmi ve serbest piyasa ekonomisini kurabilmek, siyasi ve
kültürel liberalizmin gelişmesine kendiliğinden yol açacaktı.
Mevcut sistem içinde bir serbest pazar ekonomisinin daha da
güçlendirilmesinden yana, ama diğer kurum ve kuruluşların ve
zihniyetin aynı kalmasından yana değildi. O, topyekun değişimi
savunuyor ve bunu gerçekleştirmeye çalışıyordu. Topyekun değişim
için, Avrupa Topluluğu ülkelerinde olduğu gibi serbest piyasa
ekonomisini rejimin temel taşı kabul edip, siyasal ve kültürel
liberalizmi de onunla birlikte kaçınılmaz olarak geliştirmeye
taraftardı.
Özal, bütün
antidemokratik yasalar ve kısıtlamalardan olduğu gibi, bu
siyaset yasağından da son derece rahatsızdı. Evet, yasaklar
kesinkes kalkmalıydı, ama nasıl Meclis'ten Özal'ın isteği
doğrultusunda referandum kararı çıkar. 6 Eylül 1987'de
referandum yapılacak, halkın siyasi yasakların kalkmasını
isteyip istemediği ortaya çıkacaktır. Kıl payı bir farkla da
olsa siyasi yasaklar kalkmıştır.
Eskilerin
de siyaset sahnesine dönmesiyle, kıran kırana bir seçim
mücadelesi yapılacaktır. TBMM, erken seçimin 1 Kasım 1987'de
yapılmasına karar verir.
Erken genel
seçimin resmi sonuçlarına göre, oyların yüzde 36,3 Anavatan
Partisi almıştır. ANAP, 1983 seçimlerine göre oy kaybına
uğramasına rağmen, milletvekili sayısını 211'den 292'ye
yükseltmeyi başarmıştır.
İkinci Özal hükümetinin ilk ekonomik icraatı, memur maaş
katsayısını 84'e, yakacak parasını da 53 bin liraya çıkarmak
olur. Buna paralel olarak işçi ve memur emekli aylıkları da
artırılır ve yakacak parası ile işçi emekli aylıkları ilk kez
memur emeklilerinkiyle denk hale getirilir.
Özal'ın
sağlık durumu artık pekiyi değildir. İkisi göz, biri kalp olmak
üzere üç ameliyat geçirmiştir. Her büyük reformcu gibi, halk
tabanında çok geniş bir yakınlıkduyar ve destekçi kitlesi
olmasına rağmen, onun da çekemeyenleri, hasımları, hatta
düşmanları bile vardır.
Türkiye'de
pek çok ölçü, düşünüş ve davranış biçimi Özal sayesinde değişti.
Türkiye onun sayesinde büyük bir dönüşüm yaşadı ve yaşamaya
devam ediyor. Türkiye'nin dünyadaki yeri ve konumu onun
sayesinde farklı bir yere geldi. Bütün bunlar, büyük bedeller
ödenmeden elbette yapılamazdı. Özal, gerçekleştirdiği büyük
dönüşümün ve reformların bedelini sağlığıyla ödüyordu, hatta
hayatıyla kumar oynayarak ödüyordu, o müthiş popülaritesini ve
karizmasını riske atarak ödüyordu. Ama yaptığı köklü reformların
bedeli, canına kast amacıyla sıkılan kurşunlar olmamalıydı.
Tarih 18
Haziran 1988.
Ankara'da
Atatürk Spor Salonu'nda Anavatan Partisi İkinci Olağan Büyük
Kongresi yapılmaktadır. Salon hıncahınç doludur. Delegeler,
partililer ve konukların coşkun alkışlarıyla salona giren
Başbakan ve ANAP Genel Başkanı Turgut Özal, aynı coşkun
alkışlarla kürsüye çıkmıştır ve o etkileyici konuşmalardan
birini daha yapmaktadır.
Özal'a Sıkılan
Kurşunlar
Peş peşe
iki el patlayan silah... Özal, silah sesleriyle birlikte
kürsünün arkasında kayboluyor. Hemen ardından yaylım ateşi...
Çığlıklar, feryatlar...
Kongre
salonu birden mahşer yerine dönüyor. "Başbakanımızı vurdular?"
diye bağırıyor biri.
Yüzlerce
kurşun sesi ve yaşanan müthiş panik içinde kimse neler olduğunun
farkında değil.
Başbakan
Özal, kürsünün arkasında sırtüstü yatıyor. Gözlüğü yüzünden
fırlamış. Gömleğinde kan lekeleri var. Koruma görevlileri
çevresinde etten bir duvar oluşturmuşlar.
Salonda
boğuk sesler çıkararak vızıldayan yüzlerce kurşundan korunmak
için tam siper yere yatanlar, bu salondan sağ çıkmanın mümkün
olmadığını düşünürlerken, silahların susması üzerine yavaş yavaş
ayağa kalkmaya başlıyorlar.
İlk şok ve
paniğin yerini şimdi merak ve heyecan almıştır. Ayağa
kalkanların ilk baktıkları yer, kürsüdür. Özal'a bir şey oldu
mu?
Mikrofondan
yapılan "Duruma hakim olunmuştur, endişe edilecek bir şey
yoktur. Sayın Başbakanımız ve sayın eşlerinin de hiçbir şeyleri
yoktur, sapasağlamdırlar" anonsu herkesin rahat soluk almasını
sağlıyor.
Turgut Özal
artık yorgundur.
Üç ameliyat
geçirmiş, bir kurşun yemişti.
Günde on
altı saat çalışıyordu.
Fakat
bunlar değil, altı yıldır Başbakanlıkta çakılıp kalmak yormuştu
onu. Özal gibi yenilikçi ve değişimci ruha sahip bir reformcu,
uzun yıllar aynı yerde ve aynı konumda kalamazdı. Yerini ve
konumunu artık değiştirmeliydi.
Bundan
sonraki hizmet yeri ise Çankaya olabilirdi.
Uzun yıllar
iktidarda kalmış her parti gibi ANAP da yıpranmaya başlamıştı.
Hele, büyük reformlara ve değişimlere imza atmış bir siyasi
parti ve onun liderinin, bunun bedelini hızla yıpranarak ödemesi
kaçınılmazdı. ANAP'ın grafiği düşme trendindeydi. 1983
milletvekili seçimlerinde yüzde 45.15, 1984 yerel seçimlerinde
yüzde 51,5 oy alan parti, 28 Eylül 1986'da yapılan milletvekili
ara seçimlerinde yüzde 32, 29 Kasım 1987'deki erken genel
seçimlerde yüzde 36.3 oy alabilmişti. Kamuoyu yoklamaları
ANAP'ın halk desteğini daha da kaybetmiş olduğunu gösteriyordu.
26 Mart
1989'da yapılan yerel seçimlerin resmi sonuçlarına göre, ANAP
%21.80
oy alır.
Kamuoyu
onun Cumhurbaşkanı adayı olacağını ilk kez Halil Şıvgın'ın
ağzından duyar. 1987'de yapılan genel erken seçimlerde ANAP'ın
292 milletvekili ile Meclis'te önemli bir çoğunluk elde
etmesinden hemen sonra, Özal'ın yakın çalışma arkadaşlarından
Şıvgın, "Bundan sonra Özal, tartışmasız Cumhurbaşkanıdır"
demiştir.
Özal,
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, gazetecilerin "Aday olacak
mısınız?" sorusuna "Olabilirim de, olmayabilirim de" diye cevap
verirken, partisinin MKYK'sında, daha sonra partisinin il ve
ilçe başkanlarıyla yaptığı toplantıda ve nihayet Meclis
Grubu'nda arka arkaya anketler düzenliyor, adaylığı konusunda
partililerin ne düşündüğünü öğrenmeye çalışıyordu. ANAP'lılar,
bütün organlarıyla, Özal'ın Cumhurbaşkanı olmasını
onaylıyorlardı.
Muhalefet
ise çok sert tepki gösteriyordu. Yerel seçimlerde oy oranı yüzde
21'e düşmüş bir partinin Meclis'te sahip olduğu çoğunluğa
dayanarak Cumhurbaşkanı seçemeyeceğini, önce Meclis'in
yenilenmesi gerektiğini iddia ediyor ve Özal Cumhurbaşkanı
olduğu takdirde kendisini tanımayacaklarını söylüyorlardı.
Dış dünyaya
göre Özal'ın Cumhurbaşkanı seçileceği kesindi ama özellikle
batılılar onun Köşk'e çıkmasından sonra ne olacağı endişesini
taşıyorlardı. Özal'ın başlattığı reformları kim devam
ettirecekti? Özal'ın yerine gelecek olan, Türkiye'nin batı ile
ilişkilerini aynı şekilde sürdürebilecek ve Özal'ın yaptıklarını
yapabilecek miydi? Batılılar, açıkça söylemeseler de, Özal'ın
Çankaya'ya çıkmasını pek istemiyorlardı. Özal'ın Başbakanlıkta
kalması onlara göre istikrarın ve serbest piyasa ekonomisinin
garantisiydi.
Özal,
muhalefetin "seçtirmeyiz, Meclis'i boykot ederiz, seçilirse
Çankaya'dan indiririz" tehditlerine ve "pazarlığa oturalım"
çağrılarına aldırmadan, 17 Ekim 1987'de ANAP Meclis Grubu'nda
beklenen açıklamayı yapacak ve "Cumhurbaşkanı adayıyım"
diyecekti.
Özal'ın
Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıklaması, muhalefet
partilerinin liderleri tarafından sert tepkiyle karşılanacaktı.
SHP Lideri Erdal İnönü, "Turgut Özal milli iradeye karşı
çıkıyor" derken, DYP Lideri Süleyman Demirel, "Millet onun
Başbakanlığını reddetti, şimdi nasıl Cumhurbaşkanı olur?" diye
soruyordu. DSP Lideri Bülent Ecevit'e göre ise, millet
iradesiyle Millet Meclisi iradesi arasındaki bağ artık kopmuştu.
O yüzden Cumhurbaşkanlığı seçimi başlı başına bunalım nedeni
olacaktı.
Özal
aktif siyasete veda ediyordu.
Ederken de,
partili arkadaşlarına ve topluma üç temel hürriyetten
ayrılmamalarını sürekli telkin etmeye başlamıştı. Bu üç temel
hürriyet; serbest düşünce hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti,
serbest teşebbüs hürriyetiydi.
Türkiye'nin
ileriye götürülebilmesi, 2000'li yıllarda batı ile entegre
olarak, onlarla yarış edebilmesi ve ilk 10 ülke arasına
girebilmesi için bu üç temel prensibi "Size vasiyet olarak
bırakıyorum" diyen Özal, bu üç temel hürriyetle birlikte,
özellikle siyasette kavgasız şekilde, ülkeyi mümkün olduğu kadar
uzlaşmacı bir yola götürmenin önemine işaret ediyordu.
Önümüzdeki
yıllarda istismar edilecek konulardan biri, Türkiye'nin birliği
ve bütünlüğü olacaktı. Özal uyarıyordu : "Türkiye'yi bölecek bir
takım sloganlar ve varsa çatlaklar, zorlanıp büyütülmemeli.
Tersine, bunları birleştirmeye, bu yaraları kapamaya, bunları
kuvvetli bir şekilde yapıştırmaya çalışın."
Ülkemiz
insanları çok değişik köklerden geliyordu. Büyük göç yolları
üzerinde yer alan Anadolu'daki toplum, Osmanlı İmparatorluğu’nun
bakiyesi olarak oluşmuştu. Ama biz, bir arada yaşayan bir
"millettik. Bu bilince vararak ülkede ayırım yapmamayı esas
almalıydık. İnsanlar arasında "sen şu taraftansın, ben bu
taraftanım" diyerek bir ayırım yapmamalıydık. Birlik içinde
yaşadığımız takdirde başarıya ve refaha ulaşacaktık.
Özal,
"hoşgörülü olunuz" diyordu. Bizim toplumumuz çok geniş kültür
yelpazesine sahipti. Çok muhtelif köklerden gelen insanlar vardı
burada. Arnavutluk'tan, Bosna'dan, Bulgaristan'dan,
Kafkasya'dan, Arabistan'dan, Tunus'tan, Mısır'dan, Suriye'den,
her taraftan gelmiş insanlar vardı. Bu kadar geniş kültürü olan
toplumda, milli bir devlet olarak daha sağlam durabilmek için,
hoşgörü daha fazla olmalıydı. Hoşgörümüz azalırsa bölünür,
parçalanırdık. Birbirimize daima sevgi ve saygıyla hitap
etmeliydik.
Bizler bin
yıl önce Anadolu'ya gelmiştik. Burada bizden önce yaşayan
insanlar vardı. Bizden önce Araplar gelmişlerdi. Bizden önce
Roma vardı, Yunan vardı ve İyonya medeniyeti vardı. Biz bu
çeşitli medeniyetlerin bir nevi mirasçısı olmuştuk. Ama,
Anadolu, sonuç itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nun bir bakiyesi
idi. Farklı kökenlerden geldiğimiz için, milliyetçiliği şovenist
manada anladığımız takdirde Türkiye'ye kötülük yapardık. Yani,
Anadolu'da sadece Türk var diyemezdik. Burada yaşayan herkes
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı. Bugün Amerika'da belki bizden
daha fazla farklı kökenden insan vardı. Ama hepsi de "biz
Amerikalıyız" diyorlardı. Lisan ve kültür bakımından hakim unsur
Anglo-Sakson’du. Türkiye, tam olmamakla birlikte, biraz
Amerika'ya benziyordu. Birliğimizi korumalıydık. İnsanlarımız
arasındaki farklılığı ortadan kaldırmalıydık. Ve bu farklılığı
aşılayacak şeylerden sürekli uzak durmalıydık. Bunun çözümü
bizim elimizdeydi, başkalarının değil... Bu ülke içinde yaşayan
herkes, hangi kökenden gelirse gelsin, birlik ve beraberlik
içinde olmayı sürdürürse ki bizim bir avantajımız da vardı, aynı
dine mensuptuk mutluluk ve refah devam etmeliydi…
Türkiye'nin
sekizinci Cumhurbaşkanı
Kasım 1989
günü Türkiye'nin sekizinci Cumhurbaşkanı olarak yeni görevine
başlayan Turgut Özal, içme töreninden sonra, TBMM Başkanlık
kürsüsünden önemli bir konuşma yapar. O tarihi konuşma aynen
şöyleydi:
"Yüce
Meclis'in Sayın Başkanı ve Değerli Üyeleri,
Az önce
ettiğim yemin ile Türkiye Cumhuriyetinin sekizinci Cumhurbaşkanı
olarak, bir kutsal göreve fiilen başlamış bulunuyorum.
Benim naçiz
şahsiyetime bu yüce makamı lâyık gördüğünüz için hepinize bir
kere daha teşekkür eder, şükran duygularımı sunarım.
Değerli
Milletvekilleri,
Türkiye'nin
bugününe olduğu gibi, geleceğine de ışık tutacak, yön verecek en
yüce heyet sizlersiniz.
Ülkemizin
geleceğinin ışıkları ise, yakın tarihimizde gizlidir.
Yirminci
yüzyılın başlarından Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Türkiye,
dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tarih parçası
yaşamıştır.
Koskoca bir
imparatorluk dört yıllık bir savaştan sonra yıkılmıştır.
Çöken
imparatorluğun enkazı üzerinde mağlup gibi görünen bir millet,
'düveli muazzama' denilen galip devletleri, Kurtuluş Savaşı ile
mağlup etmiştir.
Dünya
tarihinde buna benzer olgu mevcut değildir. 66 yıl önce başta
Büyük Atatürk olmak üzere dönemin Yüce Meclisi Cumhuriyet’i bu
şartlar içinde kurmuşlardır. Onlardan bize kalan en büyük miras
cumhuriyet’tir.
Cumhuriyet
kurulduğunda 13,5 milyondan ibaret nüfusumuz bugün 56 milyona
geldi.
Yüzyılın
sonunda nüfusumuz 65 milyonu geçecektir.
Türkiye,
hiç kuşku yoktur ki, 2000'li yılların başlarında Avrupa'nın
büyük ülkeleri arasında olacaktır.
Türkiye'miz, artık nüfusu fazla, halkı yoksul, kalkınmamış
ülkeler arasından çıkmıştır.
Önümüzdeki
yakın dönemde görmeyi arzu ettiğimiz Türkiye, Avrupa Topluluğu
içinde mümtaz yerini almış bir Türkiye'dir.
Bu uğurda
ülkemiz bugüne kadar epey mesafe katletmiştir.
Ancak
yapılanları yeterli görmememiz, milletlerarası yarışta hem
ekonomik hem sosyal alanlarda ve nihayet demokrasiyi
kökleştirmede ön sıralara gelmemiz esastır.
Öte yandan,
geniş bir kültür yelpazesine sahip, bir cihan imparatorluğunun
yıkılışından doğan bu ülkenin, milli bir devlet halinde
insanlarını kaynaştırması, birlikte tutması ve böylece
güçlendirmesi en önemli hedefi olmalıdır.
Sayın
Milletvekilleri,
Yirmi
birinci yüzyıla doğru giderken, üç büyük, üç temel hürriyeti
geliştirmenin, sımsıkı korumanın uygar dünyanın önde gelen
devletlerinden biri olmamızın vazgeçilmez şartı olduğunu
görmeliyiz.
Bu üç
hürriyetten birincisi, düşünce hürriyetidir.
Düşünme
kabiliyeti çeşitli yollarla engellenen, düşündüğünü
söyleyemeyen, düşünceye saygıyı öğrenemeyen bir toplumun
ilerlemesine imkân ve ihtimal yoktur.
Bir
toplumun bütünleşmesinin temel taşı her ferdin, her kurumun ve
diğerinin düşüncesine saygı göstermesidir.
Bu
karşılıklı saygı zemini üzerinde, serbest tartışarak daha iyiyi,
daha doğruyu ve daha güzeli üretmesidir.
Eğer
düşünce hürriyeti, düşünceyi ifade hürriyeti ve düşünceye saygı
bilinci oluşmazsa, işte o zaman kutuplaşmalar kamplaşmalar,
bölünme ve parçalanmalar da doğar.
Şunu bütün
inancımla huzurunuzda ifade etmek isterim :
Milli
birliğimizi korumanın vazgeçilmez gereği düşünce hürriyeti,
ifade hürriyeti ve düşünceye saygı bilincidir.
İkinci
hürriyet ise, evrensel kapsamda ve evrensel anlamda, insanın
insana duyduğu sevginin, saygının simgesi ve göstergesidir. Bu
hürriyet de, evrensel anlamda din ve vicdan hürriyetidir.
Laik ve
demokratik olma iddiası ve iradesindeki gelişmiş ülkeler, bu
hürriyete sımsıkı sarılabilmeyi başarmış ülkelerdir.
Çünkü
yalnız huzurlu insan, dini ve vicdani baskı altında tutulmayan
insan, daha çok çalışma, daha çok kazanma ve kendi vicdani
inançları içinde mutlu yaşama istek ve kabiliyetine sahiptir.
Laikliğin
temel bir gereği vardır: Din ve vicdan hürriyeti.
Din ve
vicdan hürriyetinin de tek bir güvencesi vardır: Laiklik.
Bu iki
temel kavram birbirinin varlık nedenidir. Ve her biri bir
diğerinin koruyucusudur.
Ve üçüncü
büyük hürriyet, teşebbüs hürriyetidir.
Uygar bir
rekabet ortamı içinde insanların daha çok çalışma, daha çok
kazanma isteklerinin önüne engel konulmamalıdır.
Asla
yasakçılığa sapmamak, devlet müdahaleciliğini şartların
elverdiği oranda, asgari seviyede tutmak, kalkınmanın ilk ve
temel gereğidir.
Eğer ferdin
iş kurma, teşebbüse girişme, daha çok çalışıp, daha çok üretip,
daha çok kazanma hevesi engellenirse bir milletin kalkınmasına
imkân var mıdır?
Ama fert,
bu amaçları yönünde, devlet, bürokrasi ve toplum tarafından
desteklenirse, bir millet elbette ki hızla kalkınacaktır.
Derin
inancım odur ki, batının gelişmiş ülkelerine ekonomik alanda bir
an önce yetişmemizin ana motoru, hızlandırıcı motoru, teşebbüs
hürriyetidir
Sayın
Milletvekilleri,
Yirmi
birinci yüzyıla doğru yol aldığımız şu dönemde dünya hızla
değişmektedir. Dünyanın çehresini değiştiren insanlığa uzayda,
tıpta, eğitimde ve günlük yaşantısında yepyeni boyutlar açan
asli unsur yüksek teknolojidir.
Türkiye'miz
behemehâl, dünyayı değiştiren bu yüksek teknoloji çağını
yakalamalıdır.
Bu
gelişmenin içinde yer alabilmek, ancak sözünü ettiğim bu üç
hürriyeti benimsemekle mümkündür.
Nitekim
bunun en güzel örneğini, yaşadığımız son yıllarda en katı
doktrin er sistemlerin değişmesinde görüyoruz.
Bu üç
hürriyetin vazgeçilmezliğini evrensel boyutta idrak edilmesinde
görüyoruz.
Sayın
Milletvekilleri,
Dünyanın
her köşesinde bugün değişiklik rüzgârları esmektedir.
Demokratikleşme ve serbestleşme Doğu Avrupa'yı sarsmaktadır.
Avrupa
entegrasyonu yeni boyutlar kazanmaktadır.
Uzak Doğu,
Japonya'nın etrafında yeni bir ekonomik güç odağı
oluşturmaktadır.
Bu
gelişmeler karşısında, Kuzey Amerika'nın iki büyük devleti de
imkânlarını birleştirme zorunluluğunu hissetmişlerdir.
Süratle
değişen bu dünyada, bizim için değişmeyen tek şey, Ulu Önder
Atatürk'ün vazettiği 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesidir.
Bu ilkeye
sadakada bağlı olan Türkiye, bütün dünya ülkeleriyle ve
özellikle komşularıyla daima işbirliğine ve dostluk bağlarına
dayalı ilişkiler sürdürmeyi kendisine şiar edinmiştir.
Egemenlik
ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve
anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi, bu ilişkilerin
temelini teşkil etmiştir. Sayın Milletvekilleri,
Ekonomik ve
teknolojik gelişme iradesinin altında bir başka irade daha olmak
zorundadır. Bu irade de, her milletin olduğu gibi Türk
Milletinin de kendisini müdafaa etme kabiliyetinin
artırılmasıdır.
Amaç,
ülkemizin kendisini savaştan koruyacak bir caydırıcı güç
edinmesidir. Bu caydırıcı gücün önemli bir esası da yüksek
teknolojiye dayanan savunma sanayidir.
Silahlı
Kuvvetlerimizi güçlü kılma, Savunma Sanayimize çağdaş boyutlar
getirme, dün olduğu gibi bundan böyle de milli bir hedef
olmalıdır.
Sayın
Milletvekilleri,
Mutlu
geleceğimiz için, önce yüce Parlementomuzun benimsemesi, sonra
da adım adım bütün toplumumuza benimsetilmesi gereken son derece
önemli gördüğüm bir kavram var: Bu kavram da, hoşgörüdür,
toleranstır.
Bu alanda
esas görev yüce heyetimize düşmektedir.
Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Türk halkı adına, demokrasi kuralları
içinde Türkiye'yi yöneten en yüce makamdır. Ama konunun bir
başka boyutu daha var :
Bir
zamanların siyasi deyimi ve siyasi gerçeği ile, 'çatıda kavga
başlayınca' bu kavganın dalga dalga bütün toplumumuza
yayıldığını biliyorsunuz. Çatıdaki kavganın, fert ve millet
olarak bizlere nelere mal olduğunu gördük, yaşadık.
'Kavgasız
Türkiye' kavramı, kavgalı bir Türkiye'den çeşitli çıkar uman dış
ve iç düşmanlara karşı en sağlam kalemizdir.
Son söz
olarak yüce heyetinize şunu ifade etmek istiyorum : Canım
pahasına da olsa yeminime sadık kalacağım. Tarafsız kalacağıma
yemin ettim ama ben taraf tutacağım. Neyin tarafını tutacağım?
Atatürk
ilke ve inkılâplarının tarafını tutmaya devam edeceğim.
Anayasal
kuruluşlarımıza destek olmaya devam edeceğim.
Türkiye'mizin yakın vadede Avrupa Topluluğu'nun en seçkin
üyelerinden biri olmasının tarafım tutacağım.
Cumhurbaşkanlığı makamını her türlü iç siyaset sorunlarının
üstünde tutacağım.
Ama
halkımın içinde, mütevazı bir vatandaş olarak, halkımla birlikte
yaşayarak.
Ve nihayet
sözlerimi şu idrak içerisinde bitirmek istiyorum :
Bu sımsıcak
milletin, bu güçlü ülkenin ve bu büyük Cumhuriyet 'in
Cumhurbaşkanı olmak, benim için şereflerin en büyüğüdür.
Ne mutlu
Türküm diyene."
TURGUT
ÖZAL’IN BATILILAŞMA SÜRECİ İNSANLARIN BATIYI TAKLİT ETMELERİ
DEĞİL, BATIYA UYUM SAĞLAYABİLMEK İÇİN MANTALİTELERİNİ
DEĞİŞTİRMELERİNİ GEREKTİRMEKTEYDİ.