Politika
Türkiye ile
Yunanistan silahlı kuvvetlerini çatışmanın eşiğine getiren
gerginliğin temelinde ne vardı?
Ege
konusunda Türkiye ile Yunanistan arasında süregelen
anlaşmazlığın kökü 1960'lı yıllara kadar uzanır. Yunanistan,
1960-1973 yıllan arasındaki dönemde, Ege'deki kıta sahanlığının
tümünün kendisine ait olduğunu iddia etmeye başlamış ve bazı
yabancı petrol şirketlerine petrol arama izni vermişti. Buna
karşılık Türkiye, Ege Kıta sahanlığında en az Yunanistan kadar
haklara sahip olduğunu, bu haklarından asla vazgeçmeyeceğini
açıklamış ve 1976 yılında "Hora" adlı araştırma gemisini Ege'ye
yollamıştı. Yunanistan ise Türkiye'yi hem Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi'ne şikâyet etmiş, hem de Hora'nın
çalışmalarının durdurulması için La Haye Uluslararası Adalet
Divanı'na başvurmuştu. BM Güvenlik Konseyi 25 Ağustos 1976'da
yaptığı toplantıda kabul ettiği 395 sayılı kararında, her iki
hükümete de kıta sahanlığı dâhil olmak üzere Ege'ye ilişkin
sorunları görüşmeler yoluyla çözümleme çağrısında bulunmuştu.
Türkiye ile Yunanistan arasında 1976 yılında imzalanan Bern
Anlaşması da, Ege'deki kıta sahanlığı sorununun görüşmeler
yoluyla çözümlenmesini öngörüyordu.
Turgut
Özal, iktidara geldiği günden itibaren Yunanistan ile yeniden
diyalog kurmak, Kıbrıs ve Ege sorunlarını ortadan kaldırmak
istemişti. Hatta Papandreau'a sık sık uzattığı zeytin dalı,
sonuçta ünlü "Davos Ruhu”nu doğuracaktır. 1986 yılı başlarında
Davos'da yapılan "Avrupa Sevk ve İdare Sempozyumu''nda
Yunanistan Başbakanı Papandreau'nun ürkekliğine karşılık Türk
Başbakanı Turgut Özal tam bir "barışma Taarruzu”na geçmiş ve
bunda başarılı olmuştur.
Türkiye ile
Yunanistan arasında Ege'ye ilişkin belirgin dört sorun vardı:
1.
Karasuları sorunu: Ege’deki karasularının sınırı Lozan
Antlaşması'nda 3 mil olarak belirlenmesine rağmen, Yunanistan
1936'da tek taraflı bir kararla karasularını 6 mile çıkararak,
Türkiye'nin yüzde 7.47 payına karşılık Ege Denizi'nin 43.68'ine
sahip çıkmaya kalkışmıştı.
Ekim
1981'de Yunanistan'da yapılan genel seçimlerden önce Yunan
Başbakanı Papandreau, karasularını 12 mile çıkarma haklan
olduğunu iddia etmeye başlamıştı. Yunanistan'ın Ege'deki kara
sularını 12 mile çıkarması, bu denizin yüzde 71.53'üne sahip
olması demekti. Türkiye'nin Ege'den, uluslararası sulardan
yararlanmak suretiyle Akdeniz'de çıkışı adeta imkânsız hale
gelecekti. Türkiye'nin böyle bir kararı kabul etmesi mümkün
değildi.
2. Kıta
sahanlığı sorunu: Ege Denizi, Saros Körfezi'nden başlayarak "S"
şeklinde bir çöküntü ile ikiye ayrılır. Bu çöküntünün doğusu
Anadolu'nun, batısı ise Yunan ana kıtasının devamı sayılıyor.
Anlaşmazlık, Yunanistan'ın Anadolu'ya yakın adalarına kıta
sahanlığının tanınması gerektiğini iddia etmesinden
kaynaklanıyor.
Ege'de kıta
sahanlığı sınırlarının belirlenmesi oldukça güç. Kıta
sahanlığındaki anlaşmazlığın temel nedeni, ekonomik kaynakların
paylaşılması yanında, çizilecek sınırın ileride egemenlik
haklarını belirleyen gerçek bir sınıra dönüştürülme ihtimaline
dayanıyor. Kısaca Ege'de kıta sahanlığının sınırlandırılması her
iki ülke yönünden de Ege'nin paylaşılması anlamına geliyor.
Türkiye'nin bu konudaki görüşü şu : Çözüm için iki ülkenin ana
kıtalarının doğal uzantıları dikkate alınmalı, Türkiye'nin doğal
uzantısı üzerindeki adalara kıta sahanlığı tanınmalıdır.
3. Fır
hattı sorunu: Kısaca "ICAO" olarak bilinen Uluslararası Sivil
Havacılık Teşkilatı'nın tabi olacağı kurallar 7 Aralık 1944
Chicago Sözleşmesi ile belirlenmiş, sivil havacılık uçuş
güvenliğinin sağlanması, arama-kurtarma faaliyetlerinin
sorumluluğunun belirlenmesi gibi sadece sivil havacılık amacı
ile dünya üzerindeki belirli bölgelerde sivil uçuşları kontrol
sorumluluğu teşkilatçı ülkelere verilmiş bulunuyor. Bu bölgelere
"Flight Information Region - Uçuş Bilgi Bölgesi" veya kısaca
"FIR" deniliyor. Ancak, Yunanistan FIR hattını Türk-Yunan sınırı
gibi görüyor. Oysa ICAO Sözleşmesi Uçuş Bilgi Bölgesi'nin teknik
amaçlar için kurulduğunu ve hiçbir zaman sınır kabul
edilemeyeceğini açık bir şekilde belirtiyor.
4. Ege
Adaları’nın silahlandırılması sorunu: Askerden arındırılmış
bölge statüsünde bulunan Ege adaları üç gruba ayrılıyor.
Aralannda Limni de olmak üzere Boğaz önü adaları, 1913 Atina
Anlaşması, 1914 Londra Konferansı ve bunlara atıf yapan Lozan
Antlaşması'nın 12. maddesince, Türkiye'nin güvenliği için
askersizleştirilmiştir. 1936 Montreaux Sözleşmesi ile yalnızca
Karadeniz Boğazı, Marmara ve Çanakkale Boğazı'nın
silahlandırılabileceği kabul edildiği için, Limni ve diğer
Boğazönü adalarının askerden arındırılmış bölge statüsü devam
eder.
Yunanistan,
Bern Antlaşması'nı ve Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe sayar,
Kuzey Ege Petrolleri Konsorsiyumu aracılığı ile Ege'nin
uluslararası sularında petrol arama çalışmalarına başlar bunun
üzerine Türkiye bu kararı hemen protesto eder, 2 Mart 1987 günü,
Başbakan Vekili Kaya Erdem, Yunan faaliyetlerinin Bern
Antlaşması'na aykırı olduğunu, Türkiye'nin gelişmeleri dikkatle
izlediğini, hak ve çıkarlarımızın korunacağını açıklar.
Olaylar
bundan sonra hızla gelişecektir. Ege'deki en sıcak 24 saat, 27
Mart'ı 28 Mart'a bağlayan gece yarısı başlar. Ankara, Atina,
Londra, Washington, Brüksel, New York'ta her an patlak
verebilecek savaşı önlemek için yoğun diplomatik trafik
yaşanırken, bütün dünyanın gözleri Çanakkale Limanı'nda ikmal
çalışmalarını tamamlayan "MTA Sismik-1" Hora gemisine çevrilir.
28 Mart
günü sabah saat 9.00'da, Yunan Petrol Arama Konsorsiyumu'nun
Ankara'daki bir temsilcisi, Türk makamlarına, başlatacakları
araştırmalardan vazgeçtiklerini bildirir. Tansiyon düşmüş, savaş
tehlikesi ortadan kalkmıştır.
Turgut
Özal, Türkiye sınırları dışında yaşayan soydaşlarımıza karşı çok
duyarlıdır.
Jivkov,
ileriye dönük daha homojen bir nüfus yaratmak amacıyla 1970'den
itibaren Türk azınlığı asimile etme politikasını yürürlüğe
koymuştur. Özal, Bulgaristan'daki Türk azınlığı, komünist Jivkov
yönetimine elbette ezdirmeyecekti, soydaşlarımızın hak ve
hukukunu sonuna kadar koruyacaktır.
Bulgaristan tarafından yıllarca sürdürülen Türkleri eritme
politikasına rağmen, benliklerini, dil, din, örf ve adetlerini
Bulgaristan'ı ürkütecek seviyede korumayı başaran Türkler, 1989
başlarında, yılların birikimiyle hemen her yerde protesto
yürüyüşleri ve açlık grevleri gibi pasif direnişlere başlarlar.
Bulgar yönetimi bu masum ve haklı hareketleri zaman zaman ateş
açarak Türkleri öldürmeye kadar varan müdahalelerle, teşhis edip
yakalayabildiği ele başlarını Belene gibi kamplara sürerek
sindirmeye çalışır. Fakat başarılı olamaz.
Bulgaristan'ın Devlet Başkanı Todor Jivkov, bir yandan
Türkiye'nin yoğun baskıları ve uluslararası tepkiler, diğer
yandan Bulgaristan'daki Türklerin yürekli ve kararlı direnişi
karşısında köşeye sıkışır. Bu şartlar altında daha homojen bir
nüfus yapısı oluşturma amacına yönelik çabaların başarıya ulaşma
şansının olmadığını görünce de, 2 Haziran 1989 günü televizyonda
yaptığı konuşmada, Türkiye'yi kapılarını açmaya çağırarak,
"Pasaportlarını vereceğiz, Türkiye kapılarını açsın, kalmak
istemeyen çekip gitsin" der.
Türk
hükümeti iki ülke arasındaki vize anlaşmasını geçici olarak
kaldırınca, Bulgar yönetimi, Türkiye'ye göç etmek isteyenleri
değil kendi tespit ettiği Türkleri olmadık zorbalıklarla,
aileleri parçalayarak, mallarına ve mülklerine el koyarak
Türkiye'ye sınır dışı eder. Türkiye'nin vize uygulamasını
kaldırdığı 2 Haziran 1989'dan tekrar vize uygulamasına döndüğü
22 Ağustos 1989'a kadar geçen iki buçuk aylık sürede 320 bin
soydaşımız günde 3-5 bin kişilik kafileler halinde ve perişan
bir durumda Türkiye'ye zorunlu olarak göç ettirilir.
Bulgaristan'dan
zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarımız için yeniden vize
uygulamasına dönülmesini eleştiren muhalefete, Başbakan Turgut
Özal Meclis'te, "Kapıyı kapatmadık. Bulgaristan'daki taşı
oynattık" cevabını veriyor ve sözlerini şöyle tamamlıyordu : "Açık
söylüyorum: Bizim milli politikamız, Bulgaristan'daki Türklerden
ne kadar isteyen varsa Türkiye'ye almaktır. Diyecektir.
Türkiye,
iki buçuk ay gibi kısa bir sürede ülkesine göç eden 300 binden
fazla soydaşımızın bütün sorunlarını kısa sürede çözer. Sürekli
yaşayacakları iskân yerlerinin sağlanması ve buralara
nakledilmeleri, meslek vasıflarına uygun çeşitli işlerin
bulunması, sağlık ve eğitim sorunlarının çözülmesi, gıda ve kira
yardımı yapılması, yeni ekonomik ve sosyal çevreye uyumlarının
sağlanması çalışmaları başarıyla yürütülür.
Türkiye'yi
güç durumda bırakacağı sanılan kitlesel göç olayı, aksine Bulgar
yönetimini sarsmış, yoğun göç nedeniyle ortaya çıkan işgücü
açığı, özellikle tarım kesiminde üretimin tamamıyla durmasına
yol açmıştır.
Sovyet
İmparatorluğu'nun Dağılması
Özal'ın
Cumhurbaşkanlığı dünyada akıl almaz değişikliklerin yaşandığı
bir döneme rastladı. Komünist sistem çöktü, soğuk savaş dönemi
sona erdi, bloklar ortadan kalktı ve dünya adeta yeniden
şekillendi.
Özal
Cumhurbaşkanı seçildiğinde, sosyalist blok çöküş sürecine girmiş,
fakat Sovyetler Birliği henüz dağılmamıştı. Sovyet
İmparatorluğu’nun dağılması, yalnız 1991'in değil tüm yüzyılın
en önemli olayı oldu. 1989 sonlarında Doğu Avrupa'da başlayan
özgürlük ve demokrasi hareketleri, komünist sistemin hızla
çökmesine ve yeni bir çağın başlamasına yol açacaktır
2 Ağustos
1990 Çankaya'dan telefon eden yetkili, çok önemli bir haberi ilk
verecek kişi olmanın telaş ve heyecanı içindedir:
"Sayın
Cumhurbaşkanım, Irak ordusu bu sabah Kuveyt'i işgal etti."
Özal,
alışılmış tok ve sakin sesiyle cevap verir:
"Biliyorum"
Cumhurbaşkanı Özal, Irak ile Kuveyt arasındaki petrol, ortak
sınır, borç ve alacak konularında çıkan anlaşmazlığı görüşmek
üzere Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde bir araya gelen iki ülke
heyetlerinin anlaşamaması ve Irak heyetinin ikinci tur
görüşmeleri beklemeden Cidde'yi terk etmesiyle, Saddam'ın
Ortadoğu'yu karıştıracağını anlamıştı.
Sağlık
kontrolünden geçmek üzere 1990 Şubat'ında ABD'ye gittiğinde,
Beyaz Saray'da Başkan Bush'la dünya ve özellikle Ortadoğu
sorunlarını görüşürlerken, ona aynen şunları söylemişti :
"Saddam'a
çok dikkat etmek lâzım. Ne zaman ne yapacağı bilinmeyen ve
dünyanın başına her an dert açabilecek, çok tehlikeli bir
adam... Ortadoğu'da ve dünyada barışı en çok tehdit eden Saddam
Hüseyin olabilir gibi geliyor bana..."
Başkan
Bush, Özal'ın bu gerçekçi tespitini o zaman değerlendirebilmiş
miydi?
Şahsi
dostlukları yanında, Ortadoğu konusundaki geniş bilgisi ve bu
bölgedeki sorunlarla ilgili teşhis ve teshilleri nedeniyle,
Ortadoğu politikalarını oluştururken sürekli Özal'a danışmak
ihtiyacım duyan ABD Başkanı Bush -Ki Körfez krizinin
başlamasıyla bunu daha da yoğunlaştıracaktı. Özal'ın altı ay
önceki bu tespiti doğrultusunda önlem almayı düşünebilmiş
olsaydı; Saddam Kuveyt'i bu kadar rahat işgal edemeyecek ve o
cesareti belki kendinde bulamayacaktı. Özal artık harekete
geçebilirdi.
Irak’ın
Kuveyt'i işgal etmesiyle başlayan gelişmeler karşısında, aktif
ama ölçülü bir rol oynayacaktı. Ortadoğu'da barış ve istikrarın
sağlanması, Türkiye'nin gücü ve öneminin bir kere daha
gösterilmesi için, etkili bir şekilde devreye girmesi
gerektiğine karar verdi.
O gece, ABD
Başkanı George Bush'un telefonla aradığım Cumhurbaşkanı Özal'a
haber verdiler.
ABD
Başkanı, Özal'a "My friend", yani "arkadaşım" diyordu.
Saddam'ın
Kuveyt'i işgal etmesi karşısında alınacak önlemlerin başarılı
olabilmesi için, Cumhurbaşkanı Özal'ın yardım ve desteğine
ihtiyacı vardı. Özal, Birleşmiş Milletler kararlan çerçevesinde
her türlü yardım ve desteğin verileceğini vaat etti.
Özal, ABD
Başkanı'ndan sonra, Suudi Arabistan Kralı Fahd'ı telefonla
arayarak, Irak’ın Kuveyt'i işgali konusundaki görüş ve
değerlendirmelerini ona da aktardı.
Telefon
diplomasisi başlamıştı.
Cumhurbaşkanı, o gece geç saatlere kadar oturdu. Bir yandan CNN
Televizyonu'nu izlerken, bir yandan da çeşitli kaynaklardan
gelen haberleri inceliyor ve değerlendiriyordu. Olayların bundan
sonra baş döndürücü bir hızla gelişeceğinin farkındaydı.
Cumhurbaşkanı Özal, yorgunluk kahvesi yudumlarken, "Türkiye'nin
önemini şimdi daha iyi anlayacaklar" diye söyleniyordu.
-Özel Kalem
Müdürü Nabi Şen soy’u çağırdı.
"Başkan
Bush'u bulun bana." dedi.
Özal, o
zamanki ABD Başkanı Bush'la telefon görüşmelerini tercüman
kullanmadan yapıyordu. İki lider, Körfez'deki son durumun ve
önceki akşam yaptıkları telefon görüşmesinden sonraki
gelişmelerin değerlendirmesini yaptılar.
Özal, ABD
Başkanı Bush'tan sonra, Iran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani,
Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ve Mısır Devlet Başkanı Hüsnü
Mübarek'le de tercüman aracılığıyla telefon görüşmeleri yaptı.
ABD Başkanı
Bush, aynı gün, Özal'la yaptığı telefon görüşmesiyle ilgili
olarak, gazetecilere şunları söyleyecekti:
"Birkaç
dakika önce ABD'nin güvenilir dostlarından biri, Türkiye
Cumhurbaşkanı Özal'la görüştüm. Bildiğiniz gibi Türkiye,
stratejik açıdan çok önemli yerdedir. Coğrafyasının Türkiye'ye
verdiği önem inkâr edilemez. Türkiye, NATO'nun sadık bir
müttefiki olarak da büyük öneme sahiptir. Şunu rahatlıkla
söyleyebilirim ki, Cumhurbaşkanı ve ben adiliği ve etkileri
açısından meseleye aynı duygular içinde baktık."
Soğuk savaş
dönemini bitiren dünyadaki yumuşama süreci, bir süreden beri,
"Türkiye'nin stratejik öneminin azalıp azalmadığı" sorusunu
gündeme getirmişti. Batıda, yeniden yapılanma süreçleri
sonrasında Türkiye'yi dışlama eğilimleri başlarken, ABD Kongresi
Türkiye'ye yapılan yardımın büyük ölçüde azaltılmasını
istiyordu.
Ama işte
gün oluyor, harman oluyordu.
Şimdi
göreceklerdi Türkiye'nin stratejik öneminin azalıp azalmadığını.
Ortak
Pazar'a girme isteğimizi hep yokuşa sürenler, Türkiye'nin
Ortadoğu ile Avrupa arasında köprü olduğunu ve batı için
vazgeçilmezliğini şimdi daha iyi anlayacaklardı. Cumhurbaşkanı
Özal, TBMM'nin yeni yasama yılına başlaması nedeniyle l Eylül
1990'da yaptığı açılış konuşmasında, "Dinamik politika izleyin,
gerekirse hükümete yetki verin" diyordu.
TBMM, 5
Eylül'de, hükümete, yabancı asker bulundurma ve yurtdışına asker
gönderme yetkisi verecekti.
ABD'ye
giden Özal, 22 Eylül'de Başkan Bush'la görüştü. 11 Ekim'de
Körfez ülkelerini kapsayan geziye çıktı. Dışişleri Bakanı Ali
Bozer, Özal-Bush görüşmesine katılmadığı için istifa etti.
Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi, 29 Kasım 1990'da, Irak’a karşı
askeri güç kullanılmasını onayladı. 3 Aralık'ta Genelkurmay
Başkanı Necip Torum tay istifa edince, yerine Orgeneral Doğan
Güreş atandı.
24 Şubat
1991'de Irak’a karşı kara harekâtı başlatıldı. Bu arada, 17
Ocak'tan itibaren Irak güçlerinden kaçarak Türk sınırına yığılan
yüz binlerce Kürde, Türkiye, kapılarını açmış, Kuzey Irak’ta
güvenlik bölgesi oluşturulduktan sonra topraklarına geri
dönmelerini sağlamıştı. Özal'ın öncelik alma ve inisiyatifi
elden bırakmama tutkusu, Türkiye'nin dahil olabileceği ve
Amerika'nın taraf olduğu bir uluslararası bunalımda, belki de
ilk kez denklemi tersine çevirdi.
Bu dış
politika stili, Türkiye'yi kendiliğinden dünya politikasının
temel aktörlerinden biri konumuna yükseltti. Türkiye'nin dünya
politikasının temel aktörlerinden biri konumuna yükselmesi ise,
gerek dış güvenlik, gerekse stratejik çıkarlar bakımından en
önemli güvencesi teşkil ediyordu. Bu bakımdan, 'bir koyup beş
almak biçiminde popülarite edilen durum,
1-
Körfez Krizi ve Savaşı, Özal'ı dünya düzeyine çıkarır.
2- Özal,
Körfez Krizi ve Savaşı sırasında, Türkiye'nin kendi dışında
gelişmiş olayların sonuçlarına seyirci kalarak devre dışı
bırakılmasını önler.
3- Özal,
esen rüzgârın yönüne doğru gitmeyi gelenek haline getiren Türk
dış politikasına, rüzgârı kendi gitmek istediği yöne göre
kullanma cesaretini getirir.
4- Özal,
bu kriz ve savaş sırasında, inisiyatifi ele almanın ve
uluslararası düzeyde kişisel ilişkilerin ne kadar önemli
olduğunu gösterir.
Özal, 1990
yılları başından itibaren, ekonomide yeniden tıkanmanın
başladığına dikkat çeker. Bu tıkanmanın açılabilmesi için,
ekonomide yaptığı reformların, "ikinci Değişim Programı" adını
verdiği yeni bir paketle sürdürülmesi gerekiyordu.
"İkinci
Değişim Programı" sadece ekonomik reformları öngörmüyordu.
Devletin yeniden dizayn edilmesinden başkanlık sistemine, hukuk
reformundan çevrenin korunmasına kadar bir dizi radikal öneriyi
kapsıyordu.
Arkadaşlarına, "Reformları görmeden ölmek istemiyorum" diyordu.
Dolayısıyla, "Birinci Değişim Programı" bıraktığı en büyük
miras, "İkinci Değişim Programı" ise vasiyeti oldu.